Friday, July 10, 2026
Ana SayfakültürPsikolojik ve Mitolojik Bir Kesişim Olarak Melancholia

Psikolojik ve Mitolojik Bir Kesişim Olarak Melancholia

Melankolinin bir rengi olsa o ne olurdu? Sıcak bir renk mi? Yoksa bizi ürperten daha doğrusu üşüten soğuk, buz gibi bir renk mi olurdu, mavi gibi… Elle tutulur bir cisim olsaydı, bir gökcismi mesela neye benzerdi? Lars von Trier’in en etkili filmlerindendir benim için Melancholia. Sadece yarattığı sinematik atmosferle değil altında yatan psikolojik ve mitolojik okumalarla. Gelin bu yazımızda bu nüanslara beraber bakalım. Başlamadan yazının geri kalanında film hakkında oldukça fazla spoiler olacağının bilgisini vermek isterim benden söylemesi.

Film Dünya’ya çarpmak üzere olan Melancholia I isimli devasa bir gezegenin Justine ve Claire üzerindeki etkisini konu alır. İki kız kardeş oldukça farklı bir şekilde kucaklar onu biri huzurla diğeri korkuyla. Filmin açılış sekansında ağır çekime alınmış bazı sahneler görürüz. Gökten ölü kuşların yağdığı, gölgelerin yeryüzüne çift düştüğü oldukça gerçeküstü sahneler. Bu sahnelere Wagner’in Tristan ve Isolde’si eşlik eder. Oldukça epik ve bir o kadar da karanlık.

Bölüm I: Justine

Film Justine’nin düğünü ile devam eder. Düğünde bariz bir şekilde dikkatimizi çeken şey ise Justine’in içinde bulunduğu kaçınılmaz hüzünlü ruh halidir. Hiç düğününde gibi değildir ve sürekli oradan kaçmak ister. Etrafı ise ondan sürekli bir şeyler isteyen erkeklerle doludur. Hepsi onu kontrol etmek ister. Kocası ondan planlanmış bir eş, patronu sürekli slogan bulan bir çalışan, eniştesiyse düğün boyunca yerinde duran bir gelin olmasını ister. Hepsinin altında yatan motivasyon ise bu durumların onu mutlu etmesi gerektiğidir ama hiçbiri onun yaşadığı depresyonu göremez. Onu kontrol etmeyen tek erkek atı Abraham’dır. Bu bizi filmdeki ilk mitolojik kırılmaya götürür. Abraham semavi dinlerinin köküdür. Dünyadaki ataerkil düzenin bağlandığı ilk kıvılcım. Film ilerledikçe bu sistemin artık çöktüğünü görürüz.

Bu dünyanın berbat bir yer olduğuna inanır Justine ama kendisine kaosun olmadığı bir yer kuramaz. Kütüphanedeki modern sanat resimleri içeren kitapları atıp yerine koyduğu eserler içindeki öfkenin bir dışavurumudur. Peter Brueghel’ın “Karda Avcılar” ve “Cockaigne Ülkesi” tabloları ya da Caravaggio’nun “Golyat’ın Başını Tutan Davut” eseri gibi. Düğün sonlandıktan sonra herkes evlerine dağılır. Justine babasıyla konuşmayı ve onun bu gece kalmasını ister ama babası odasından erken ayrılmıştır. Justine ertesi günde derin depresyonuna ve hastalıklı yaşantısına geri döner.

Bölüm II: Claire

Filmin ikinci yarısı Justine’in depresyonundan uzaklaşarak Claire’in kendini nasıl avuttuğuna ve korku dolu ruh haline odaklanır. Filmde Justine’in depresyonu biraz daha gözüktüğünde bunun aslında Claire’in hayata tutunduğu dal olduğunu anlarız. Aklı kardeşindedir çünkü. Onunla ilgilenerek hala bir şeylerin elinde olduğuna inanır. Bir hasta bakıcı misali onunla ilgilenerek aslında zihinini en büyük kaygısından ölümden uzak tutuyordur fakat günler geçtikçe Melancholia daha da yaklaşıyordur ve Claire bu gerçekten kaçamaz. Normalde ailedeki en planlı, programlı ve mantıklı kişiyken bir anda ne yapacağını bilemez hale gelmeye başlar. Onun bu kaygılı halinin aksine Justine iyileşmeye başlar ve Claire korkudan başka hiçbir şeye tutunamaz. Melancholia’dan uzaklaşabileceği kadar uzaklaşmak ister Claire, kardeşiyle birlikte ormana gezintiye çıkarlar. Ormana vardıklarında Abraham ormanı tehlikeli bulur ve gitmek istemez. Justine’e karşılık verir ve işte orada Justine Abraham’ı kırbaçlamaya başlar en sonunda at dizleri üstüne çöker. Bu Justine’in kendisini o güvenli sınırlara hapseden ataerkil düzene başkaldırışıdır. Gece olduğunda Justine nehrin kenarına çırılçıplak uzanmış Melancholia’yı beklemektedir. Dünyadaki tüm kötülüklerden soyunmuştur. En saf haliyle Melancholia’yı karşılamaktadır.

Melancholia

Filmin ilerleyen dakikalarında Claire’in eşinin vaatlerinin boş olduğunu görürüz. Claire’in eşi Jhon zengin bir gökbilimcidir ve Melancholia’nın Dünya’ya çarpmayacağını sadece teğet geçeceğini düşünür ve eşine de bunu inandırır. Yanıldığını anlayınca da kaçıp intihar eden kişi de odur. Ne tuhaftır ki bilim yanılmıştır. Hikayede hiç bir rasyonel dayanağı olmayan Justine’in her şeyi bildiğine, eniştesinin ise yanıldığına şahit oluruz. Burada eril figürün (bilimin) gücünü yitirdiğini, dişil figürün (doğanın, doğa ananın) kazandığını görürüz aslında.

Sihirli Mağra ve Ana Rahmi

John ölünce hikayedeki tüm ataerkil düzen yıkılır. Sadece anne, çocuk ve teyze kalmıştır ve yerine anaerkil bir düzen inşa edilir, o da filmin sonunda Justine ve Leo’nun yaptığı sığnak. Leo’nun yaşadığı oidipal karmaşaya baktığımızda yasayı ve otoriteyi koyan babanın öldüğünü görürüz geriye sadece teyzesi Justine ve annesi Claire kalmıştır. Claire’in yaşadığı panik Leo’yu korkutmuştur. Bir anne figürü olarak o kadar güven vermez ve teyzesi Justine’e sığınır. Teyze parçalanmış bir annedir aslında anne yarısı sayılır. İnşa ettikleri sığnakta herhangi bir erkek figürü yoktur ve çocuk dünyadan tekrar ana rahminin mutlak egemenliğine geri dönmüştür. Freud’a göre insan ölmeden önce biraz huzur ve sesizlik ister. Bir bebeğin hayata gözlerini açmadan önce anne rahmindeki uykusu gibi insan da tam olarak bunu arzular. Karakterlerimiz de kıyametten önce bir ritüel gibi el ele tutuşup bu anı gerçekleştirir ve inşa ettikleri ana rahmine geri dönerler.

Satürn Mitolojisi ve Melancholia

Tarihte ve mitolojide melankolinin Satürn ile ilişkilendirildiğini görebiliriz. Bunun en güzel örneklerinden biri Albrecht Dürer’in gezegenimizle isimleri aynı olan Melancholia I adlı eseridir. Resme baktığımızda somut olarak gözükmese de çeşitli semboller ve detaylarla anlatılanın Satürn olduğunu farketmek mümkündür.

Melancholia ve Albrecht Dürer
Melancholia I – Albrecht Dürer – 1514

Rönesanstaki bazı düşünürler melankolinin diğer insanların göremediği bir bilgelik ve kahinlik getirdiğine inanıyordu. Filmde de bu Satürnyen eda yani bilgelik Justine karakterinde işlenmişti. Claire’e baktığımızda ise onun melankoliden kaçan ve pozitif inancında ilerleyişinin ya da planlı, otoriter tavrının Jüpiter’in özelliklerini yansıttığını rahatlıkla anlayabiliriz.

Yunan mitolojisine baktığımızda ise Melancholia’ya karşılık gelenin zaman tanrısı Kronos olduğunu görürüz. Kronos kendi iktidarını elinde tutabilmek için çocuklarını yiyen biridir. Kimse ondan kaçamaz tıpkı kimsenin zamandan ve sondan kaçamadığı gibi. Melancholia’ya baktığımızda da kaçınılmaz sonu görürüz vakti geldiğinde yaşam son bulmuş ve gezegen adeta çocuklarını yiyen Kronos gibi Dünya’yı yutmuştur.

Yazıyı bititrmeden şunları söylemek istiyorum ki her ne kadar Lars von Trier’in yaptığı işler ahlaken büyük sansosyon yaratsa da ben yarattığı kadın karakterlerin oldukça derin ve erkek karakterlerden daha güçlü bir konumda olduğuna inanırım ama bu demek değil ki onu çok seviyorum ya da tavırlarını doğru buluyorum. Sonuçta vermek istediği şey insanları rahatsız etmek ve bunu da başarıyor. Bence ne kadar kadın düşmanı da dense filmlerini oldukça feminist bir çerçeveden yapıyor ve ataerkil toplumun ve insanlığın en sert tarafını gün yüzüne çıkartabiliyor. Kendisi Danimarka’nın şımarık çocuğu ama aynı zamanda usta bir yönetmen.

Kaynakça: https://www.neoskola.com/egitimler/tarihte-melankoli https://www.youtube.com/watch?v=Nl3QeJl1t1g&t=2533s https://medium.com/@ian.mezinskii/all-the-pictures-in-lars-von-triers-melancholia-f8fc23000528

Aşk, Savaş ve Hafıza Üzerine Bir Ağıt: Hiroshima Mon Amour TIKLAYINIZ
Nietzsche, Tanrı’nın Ölümü ve Fight Club: Modern Dünyada Nihilizm TIKLAYINIZ
Yabancılaşma Nedir? Marx, Fight Club ve Kafka Üzerinden Derinlemesine İnceleme TIKLAYINIZ



CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Başka Yazılar

Kaçırmayın!